SİNEMA BLOG – POLONYA SİNEMASI

SİNEMA BLOG – POLONYA SİNEMASI

POLONYA SİNEMASI – Erdoğan Mitrani

Orta Avrupa’nın bu küçük ülkesinin büyük sinemasının tarihi, 1899’da, Polonya henüz Rus İmparatorluğunun bir parçası iken, Łódź kentinde ilk sinema salonunun açılmasıyla başlar. Aslına bakılırsa Varşova’da kısa belgeseller çekmiş olan Kazimierz Prószyński,pleograph” adını verdiği kamerasının patentini Lumière Kardeşler’den de önce almıştır. Ülkenin diğer bir öncü sinemacısı da Lumière firmasında çalışan ilk film yapımcılardan, 1897’den itibaren Rus çarlarının resmi sinemacılığını yapan Bolesław Matuszewski’dir. Polonya’da sinema endüstrisinin kuruluş tarihi ise Antoni Fertnerin çekmiş olduğu ilk kurmaca filmin vizyona girdiği 22 Kasım 1908 olarak kabul edilir.

Birinci Dünya Savaşının başladığı yıllarda Polonya sineması bir yandan önemli edebiyat  uyarlamaları, diğer yandan da farklı sinemasal denemelerle büyük bir gelişme kaydetmiştir. 1910’da Władysław Starewicz sinema tarihini ilk animasyonlarında birini çeker  ve Piekna Lukanida (Güzel Lukanida) filminde ilk kez stop motion tekniğini kullanır. İlhamını Polonya’nın grafik sanat geleneklerinden alan Polonya animasyon sineması, ileriki yıllarda büyük gelişme kaydedecek ve Jan Lenica ile Zbigniew Rybczyński (Oscar, 1983) gibi önemli sanatçılar yetiştirecektir.

Savaş sırasında Polonya Sineması ülke sınırlarının dışına da  taşar. Varşova ve Vilna’da çekilen filmler Almanca ara yazılarıyla Berlin’de gösterime girer, Almanya’da ün kazanan genç bir oyuncu, Pola Negri, önce Avrupa’da sonra da Amerika’da sessiz filmin ilk süperstarlarından biri olur.

Özgürlüğünü yeni kazanmış bir ulusun parasal ve toplumsal sorunlarla uğraştığı iki dünya savaşı arasındaki dönemde Polonya’da çoğu düşük bütçeli az sayıda film çekilir. Bu dönemin en dikkate değer filmlerinin Joseph Green‘in Yidl mitn Fidl (1937) ve Michal Waszynski‘nin Der Dibuk (1937) gibi, soykırım öncesi Avrupa Yahudilerinin enerjisini ve yaşam sevgisini yakalayan Yidiş kökenli filmler olması tarihsel bir kara mizah örneğidir.

1939 Ağustosunda, Almanlar toplama kamplarındaki bir gurup tutsağa Polonya üniformaları giydirirerek kurşuna dizer ve hemen Alman sınırlarının içine yerleştirirler. Hitler Polonya’nın Almanya’yı işgal etme girişiminde bulunduğunu iddia eder ve 1 Eylûl 1939’da Alman ordusu Polonya’ya girer. Bir aylık savaştan sonra Polonya Ordusu yenilgiye uğramıştır ama, Polonya hiç bir zaman Almanya’ya “resmen”  teslim olmadığı için işgal kuvvetleri Fransa’daki gibi işbirlikçi bir kukla hükümet kuramaz. Ülkeyi yöneten Alman idaresi ise karşısında Polonya Yeraltı Hükümeti’ni bulur. İşgal altındaki ülkelerde benzeri bulunmayan bu yeraltı yönetimi

Alman istilasının başlamasıyla birlikte savaşın en büyük üç direniş örgütünden biri olan Armia Krajowa (A.K. – Memleket Ordusu)’nu kurar.

İşgalin hemen ardından, Polonya’daki tüm Yahudiler, mallarına el konarak, yüksek duvarlar, dikenli teller ve silahlı muhafızlarla çevrili gettolara kapatılmaya başlanır ve Avusturya ve Çekoslovakya’daki Yahudiler de bu gettolara taşınır. Bu gettolarda yaşam koşulları o kadar kötüdür ki, iki yılda yaklaşık 100.000 kişi açlık ve hastalıktan ölür.

1942’de, Wannsee Konferansında Yahudilerin sistematik olarak “imha edilmesi”ne karar verilir ve Polonya’nın batısında büyük sayıda insanın öldürülebileceği, Belzec (günde 15,000), Sobibor (günde20,000), Treblinka (günde 25,000) ve Majdanek (günde25,000) “imha kampı” inşa edilir. 1943’de Varşova gettosundan bu kamplara gönderilmiş olan 310.00 Yahudinin başına gelenlerin haberi gettoya ulaşınca gettodan toplu halde insan alımnmasına karşı başlayan direniş giderek bir ayaklanmaya dönüşür ve ellerindeki az silaha rağmen Yahudiler Gettoya giren SS kuvvetlerini geri püskürtürler. Büyük kayıplar veren Almanlar gettoyu ateşe verirler ve kaçmaya çalışanları trenlerle Treblinka’ya gönderirler. Bodrumlarda ve çatılardaki son direnişçiler de zehirli gazla imha edilirler. Bu korkumç senaryonun nasıl geliştiğini ve nasıl sonuçlandığını bilmeyeniniz yoktur sanırım…

Savaşın sonunda, Alman işgali altındaki Polonya’ya  “kurtuluş” Rus tankları ile gelir ve ülke bu kez Sovyet dünyasının bir parçası olmaya zorlanır. Savaşın yıkımından nasibini almış olan Polonya sinemasını toparlamak da bu yeni komünüst rejime düşer. Komünist yönetimin etkisi ile savaş sonrasının ilk on yılı ülkenin sinemasal üretiminin neredeyse tamamı Sosyalist Gerçekçilik adına şematik propaganda filmlerinden oluşur.

Bu sırada, 1948’in Mart ayında, geleceğin pek çok oyuncusunu, yönetmenini, fotografçı, görüntü yönetmeni ve televizyoncusunu yetiştirecek olan, Avrupa’nın en önemli film akademisi, Łódź  Leon Schiller Ulusal Film, Televizyon ve Tiyatro Yüksek Okulu (Państwowa Wyższa Szkoła Filmowa, Telewizyjna i Teatralna im. Leona Schillera w Łodzi),  Łódź kentinde eğitime başlar. Polonya’nın bu en liberal ve komünist ideolojiden en uzak yüksek eğitim kurumunun ilk dönem mezunları, Andrzej Munk, Janusz Morgenstern, Andrzej Wajda ve Kazimierz Kutz olacaktır. 1954’de onlara Roman Polanski  katılır.

1955-1963 arasında film çeken genç kuşak yönetmenlerden ve senaryo yazarlarının oluşturduğu Polonya Film Ekolü (Polska Szkoła Filmowa), ülkede 1956’dan itibaren

göreceli olarak gelişen özgürlükçü bakışın da desteğiyle İtalyan Yeni Gerçekçiliği, Fransız Yeni Dalgası ve hatta son dönem klasik Hollywood Sineması gibi çağdaş akımları etkileyen önemli eserler verir.

Önde gelen konular A.K. kuşağı ve savaş sonrasındaki etkileri ile Alman Toplama Kampları ve Varşova Gettosu Ayaklanması gibi büyük trajedilerdir.

Soykırımı bire bir yaşamış olan bir ülkede özellikle bu temanın gerek edebiyatı gerek sinemayı uzun süre etkisi altında tutması doğaldır. Tüm zamanların ilk “Holokost” filmlerinden biri Wanda Jakubowska’nın 1948’de Auschwitz’de kendi yaşadıklarını anlattığı Ostatni etap (Son Aşama) olur. Andrzej Munk ise sinema tarihinin en güzel filmlerinden biri olan Pasazerka (Yolcu) (1963)’da soykırım faillerinin zihinsel gelişimini ve nedenlerini araştırır.

Polonya Film Ekolü’nün en etkili sanatçılarından Andrzej Munk (1920 –1961), Kraków’da doğar, kısmî Yahudi kökeni yüzünden Alman İşgali süresince Varşova’ya kaçar, sahte bir kimlikle inşaatlarda çalışır, Varşova Gettosu Ayaklanması’nda aktif rol oynar ve gettonun düşüşünden sonra şehri terkederek Kraków’a dönmeyi başarır.

Savaş bitince Łódź’a geçen ve  Łódź Film ve Tiyatro Okulu’ndan 1951’de mezun olan Munk’un gerçek bir olaydan esinlenen ilk filmi Blekitny krzyz (Mavi Haç) (1955), savaş sırasında yaralanan ve düşman hatlarının arkasında kalan Polonyalı partizanların kurtarılma öyküsünü anlatır. Kır saçlı eski Armia Krajowa askerlerinin kendilerini oynadığı bu filmin yenilikçi görüntüleri kadar, her an hissedilen ölüm duygusu çok etkileyicidir.

Munk, 1957’de 50’li yılların Polonya sinemasında yapılmış en önemli filmlerinden biri olan Człowiek na torze (Rayların Üstündeki Adam)’ı çeker. Bir zamanlar himayesi altına almış olduğu, ama zamanla yollarını ayırdığı eski yardımcısının kullanmakta olduğu lokomotifin altında kalan emektar bir mühendisin ölümü ile ilgili soruşturmanın, her anında film müziği yerine tren seslerinin eşliğinde anlatılan öyküsü, Munk’un savaş sırasında demiryollarında çalışmış olmasının da etkisiyle müthiş bir gerçekçilik duygusuna ulaşır. Munk ve senaristi Jerzy Stefan Stawinski filmi, sinema tarihinin en şaşırtıcı, en baş döndürücü, en dokunaklı ve en alt üst eden finallerinden biri ile sonlandırılar.

Munk’un 1944’de Varşova Ayaklanması’nda yaşamış olduklarından esinlenen Eroica (1958), iki bölümden oluşan savaş karşıtı bir kara komedidir. Bu “heroik senfoni” alaycı bir ifadeyle ikiye ayrılır. Birinci bölüm “scherzo”da ağzı iyi laf yapan asker kaçağı pervasız bir fırsatçı, bir yandan Nazi işgalindeki Polonya kırsalında direnişçilere yardım ederken bir yandan da bir içki şişesi ve bir kızla saklanacak bir yer arar. İkinci bölümde Munk kamerasını bir savaş esirleri kampına yöneltir: ”lugubre”. Film, bu karmaşa ortamında, kısır kişilik tartışmalarıyla birbirine giren ve  kamptan kaçmayı sadece kendilerini diğerlerinin varlığından kurtaracağı için takıntılı bir şekilde hayal eden esirlerin dünyasına odaklanır.

Nazi mirasının içerdiği kapkara mizahı bu gezegende yaşayan herkesten önce farketmiş olan Munk,  Zezowate szczęście (Kötü Talih)(1960)’de devamlı yanlış zamanda ve yanlış yerde olmayı beceren sıradan bir Polonyalı’nın trajikomik öyküsünü bir Keaton komedisi gibi anlatır. (Anti)Kahramanımız, ülkenin son 20 yıllık tarihi boyunca, savaş öncesi antisemitizmden savaşa ve askerliğe, ve-en komiği- paranoid Komünist kültürüne, kendini her türlü toplumsal karmaşanın içinde bulur ve olaylara katılma çabaları her zaman başarısızlıkla sonuçlanır.

Andrzej Munk 20 Eylûl 1961’de, Pasażerka(Yolcu) filminin çekimlerini yapmakta olduğu Auschwitz toplama kampından dönerken Łowicz yakınlarında, henüz 41 yaşındayken bir araba kazasında yaşama veda eder. Yakın arkadaşı Witold Lesiewicz iki yıl boyunca çekimleri tekrar tekrar kurgulayarak, eksik bölümleri hareketsiz fotograflar ve bir anlatıcının dış sesi ile tamamlayarak filmi bitirmeye çalışır. Uzun bir aradan sonra ülkesine dönmekte olan bir Alman kadının, bir zamanlar SS subayı olarak çalışmış olduğu ölüm kampındaki esirlerden birini yolculuk yaptığı gemideki bir yolcuya benzetmesi ile başlayan ve  belleğin güvenilirliği, insanın aklanma arzusu gibi cevapsız sorularla yüklü bir cellat psikolojisi etüdüne dönüşen Pasażerka, bölük pörçük yapısına rağman 1963’deki kısmen tamamlanmış haliyle bile katıksız bir başyapıttır.

Polonya Film Ekolü’nün önemli isimlerinden biri de, ayrıntılı betimlemeleri ve filmlerinin düşünsel derinliği ile öne çıkan Jerzy Kawalerowicz’dir (1922 –2007). 1951’de ilk filmini

çeken Kawalerowicz’in Cień (Gölge) (1956) ve Pociąg (1959) filmleri, Polonya Film Ekolü hareketinin en önemli çalışmaları arasındadır.

Loudun Büyücüleri olayından esinlenen Matka Joanna od aniolów (Meleklerin Joanna Anası ) (1961),sanki Ken Russell‘ın The Devils. filminin devamı gibidir. Her ne kadar bu ikincisinden 10 yıl önce çevrilmiş olsa da öykü, Kilise tarafından büyücülükle suçlanarak idama mahkûm edilen Peder Grandier’nin diri diri yakılmasından sonra Başrahibe Joanna’nın önderliğinde rahibelerin manastırdaki şeytan çıkarma çabalarını anlatır.

Kawalerowicz, 1966’da Bolesław Prus‘ un tarihsel romanından uyarladığı Sfenks’in gülümsemesi gibi gizemli filmi Faraon(Firavun), komşu ülkelerin saldırı tehdidi ve açgözlü rahiplerin yönetimi zorlamaları arasında bocalayan toplumsal sorumluluk sahibi, genç ve yakışıklı bir hükümdara odaklanır.

1978’de Smierc prezydenta (Bir Başkanın Ölümü), “sinemaya olağanüstü sanatsal katkısı için” Berlin’de Gümüş Ayı ile ödüllendirilir. Kawalerowicz’in son filmi Quo Vadis (2001)hala “Polonya sinemasında yapılmış en pahalı film”  ünvanını korumaktadır.

En önemli filmlerini Polonya Film Ekolü’nün en çok öne çıktığı zamanlarda, ancak ekolün politik temalarından bağımsız olarak kendine has biçemsel bir duygu ile çekmiş olan Wojciech Jerzy Has (1925- 2000) siyasal sorunlardan uzak duran bireyci bir sanatçı olarak tanınır.

Has’ın filmleri, sayısız nesnelerin benzersiz bir görsel dünya oluşturduğu ve karakterlerinin öykülerinin ya da sorunlarının yaratılan bu dünyada ikinci planda kaldığı hermetik mekânlarda geçer. Bu filmler düşsel-şiirsel anlatımları ve nesnelerin kullanımı ile bir bakıma Sürrealist resmin sinemasal karşılığını oluştururlar. 1965 yapımı üç saatlik başyapıtı Rekopis znaleziony w Saragossie (Saragossa’da Bulunan El Yazması) (1965), ünlü besteci Krzysztof Penderecki’nin deneysel müziği eşliğinde kabalist, okült ve felsefi öğeler içeren gotik, pikaresk ve erotik bir öykü anlatır.

Stalin’in ölümünden iki yıl sonra, ancak Sosyalist Gerçekçilik dönemi henüz devam ederken, 1926 doğumlu Andrzej Wajda, ilk filmini çeker: Pokolenie (Bir Nesil) (1954). Toplumsal umursamazlığına rağmen İkinci Dünya Savaşında direnişçilere katılan bir genç adamın öyküsü, içerdiği sosyorealist öğelere rağmen, capcanlı karakterleri, gerilimli konusu ve dönemin tekinsiz ruhunu yakalayabilmesi ile kalıpları kırmaya başlar.

“Polonyalı”nın kişiliğini müstehzi ve mizahi bir üslupla ve ulusal mitosları paramparça ederek inceleyen Andrzej Munk’un aksine Wajda, sınırları zorlarken Polonyalı kahramanların öykülerine yönelmeyi yeğler.

İlk döneminin en ünlü filmi 1958 yapımı Küller ve Elmas, ileriki yıllarda “Polonya’nın James Dean”i olarak anılacak genç oyuncu Zbigniew Cybulski’nin de ilk çıkışıdır.

Ancak Wajda, en tartışmalı ve önemli ürünlerini daha sonra verecektir: Czlowiek z marmaru (Mermer Adam) (1977) ve devamı Czlowiek z zeleza (Demir Adam) (1981).

Mermer Adam, Polonya sinemasını bir başka efsane yönetmeni Krzysztof Zanussi’nin aynı yıl çektiği Barwy ochronne (Kamuflaj) ile birlikte “kino moralnego niepokoju” (ahlâki kaygı sineması) akımını resmen başlatacakır.”çağdaş Polonya yaşamının ve çağdaş Polonya tarihinin ahlâki açıdan incelenmesi” amacını taşıyan bu hareket zamanla Polonya Sinemasının en önemli akımını oluşturacaktır.

Mermer Adam, bir belgesel film öğrencisinin gözlemci ve keskin bakışı aracılığıyla komünist işçi-kahramanı incelerken, devam filmi Altın Palmiyeli Demir Adam, Solidarnosc-Dayanışma Hareketi’nin çöküşünü, Gdansk’daki olayların gerçek çekimlerini de kullanarak anlatır.

Wajda,1983 tarihli bol ödüllü filmi Danton’da devrimin nasıl kolayca bir dehşet rejimine dönüşebileceğini ve “kendi çocuklarını yemeğe” başlayabileceği temasına yoğunlaşır.

1980’lı yıllarda Alamanya’da Bir Aşk (1983), Aşk Olaylarının Güncesi (1983) ve terörizmin nasıl başladığının anlatıldığı Dostoyevski uyarlaması Ecinniler(1988) gibi önemli filmler çeker.
1990’ların başında senatör seçilen ve Varşovadaki Teatr Powszechny’nin başına getirilen Wajda, yoğun çalışma temposuna rağmen, II.Dünya Savaşı sırasında geçen birkaç film yönetir: Öksüz bir çocuğa babalık eden Polonyalı Yahudi bir doktorun öyküsü: Korczak (1990); Pierscionek z orlem w koronie (1992) ve tarafsızlığı yüzünden ne Yahudileri ne de Polonyalıları tatmin etmemiş olan, Yahudi-Polonyalı ilişkilerini büyük bir samimiyetle irdelediği Wielki tydzien (1995).

1994’de Dostoyevski’nin Budala’sının özgün ve deneysel bir uyarlaması olan Nastasja’da
Prince Mishkin ve Nasstasya rollerini tüm zamanların en ünlü Japon “onnegata”sı (Japon Kabuki tiyatrosunda Edo döneminde kadınların sahneye çıkmasının yasaklanması nedeniyle zamanla bir ustalık konusu ve sanata dönüşen, erkeklerin kadın rollerini oynamasına verilen ad) Tamasoburo Bando’ya oynatır.

1999 tarili destansı Pan Tadeusz ve baş rollerinden birini 2002 yapımı Roman Polanski’ye verdiği İntikam filmlerinin ardından Wajda hem tarihsel hem de çok kişisel bir projeye girişir: Katyń (2007)

1940 yılında 30 bini aşkın Polonyalı asker ve subay esir, Almanya‘nın II. Dünya Savaşı‘nda Sovyetler’e yenilmesi nedeniyle Alman tarafında oldukları için, SSCB‘nin toplama kampına gönderilirler. Polonya halkının en eğitimli ve üretken kesimini oluşturan 26 bin savaş esiri Katyn ormanlarında kafalarından vurulduktan sonra toplu mezarlara gömülürler.

Katyn Katliamı II. Dünya Savaşı sırasında ortaya çıktığında Sovyetlerle ittifak halinde olan İngilizler, suçun Ruslar tarafından işlendiğini bilmelerine rağmen katliamı kabullenmenin “müttefik davasının moral amacı’nı tehlikeye atabileceği” gerekçesiyle haberleri engellerler. Olay tüm belgeleriyle ancak Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ortaya çıkacaktır.

16 yaşındaki genç Andrzej Wajda’nın babası, bu katliamda öldürülen Polonyalı subaylardan biridir. Yönetmen Katyń’de bir yandan ayrıntılı olarak katliamı anlatırken, diğer yandan da ölenlerin yakınlarının, annelerin, çocukların eşlerin trajik bekleyişlerine odaklanır.

2009’da başrolünü Krystyna Janda’nın oynadığı ve filmin çekildiği yıl kanserden ölen, Janda‘nın kocası ve  Wajda’nın çok eski dostu ve iş arkadaşı Edward Kłosiński’ye ithaf edilen Tatarak gelir. Ölüm ve aşk üzerine bu sakin, derin ve melankolik meditasyon, kısmen

Jarosław Iwaszkiewicz’in kısa romanına dayanırken, Janda‘nın özel yaşamı ile ilgili önemli bölümler içerir.

Wajda usta bu aralar Lech Wałęsa’nın yaşamını filme çekmekte…