SİNEMA BLOG – MEKSİKA SİNEMASI

SİNEMA BLOG – MEKSİKA SİNEMASI

 

MEKSİKA SİNEMASI – Erdoğan Mitrani

Geçen sayılarda Bağımsız Türk Sinemasını gözden geçirmiştik. Bu kez seyircilerimizin sinemasını daha az tanıdığı ülkelere odaklanmaya niyetlendik. İlk durağımız, Latin Amerika ülkelerinin en kuzeyindeki, ABD nin güney komşusu Meksika.

Meksika, İspanyollar tarafından 16. yüzyılın başlarında keşfedildi ve 1519 yılından itibaren işgal edilmeye başlandı. Yerli halkın İspanya’ya karşı sürdürdüğü isyanlar, saldırılar ve savaşlar yüzünden  işgalin tamamlanması neredeyse yüz yıl sürdü. İspanyollar, Aztek ve Maya medeniyetlerini hunharca yok ederek, yerlilerin altınlarına el koydular ve onlara dinlerini ve dillerini zorla kabul ettirdiler. Yeni kolonilerine yerleşip yaşamlarını kuran ve giderek kendilerine Meksikalı demeye başlıyan İspanyol kökenliler, kırsal kesimde yaşattıkları ve de tabiatıyla iliklerine kadar sömürdükleri Meksika yerlilerine “İndios” diyorlardı. Zamanla yöneten ve yönetilen kesimlerin arasındaki bu ırksal farklılık eski gücünü kaybetti ve karışık evliliklerin ürünü melez bir ırk ortaya çıkmaya başladı. Sömürgenin 1810’de bağımsızlığını ilân etmesinin ve 1821’de İspanya tarafından tanınmasının ardından gelen uzun ekonomik ve politik kargaşadan sonra 1876’da Meksika cumhuriyeti general

Porfirio Diaz’ın yönetimine geçti.

Meksika’da sinemanın başlaması işte bu çalkantılı döneme rastlamıştır. 1896’da gemiyle

Le Havre’dan New York’a, oradan da trenle Meksika’ya gelen Lumiere Kardeşler’in iki operatörü, Veyre ve Bernard, 14 Ağustos 1896’da,başkent Ciudad de Mexico’da ilk halka ilk sinema gösterisini düzenlediler. Veyre, aynı yıl, Cumhurbaşkanı Diaz’ı Chapultepec Ormani’nda atla dolaşırken görüntüleyerek, Meksika tarihinin ilk filmini çekti. Halkın sinemaya gösterdiği büyük ilgi yüzünden 1906 dan itibaren Ciudad de Mexico’da sinema salonları açılmaya başlandı. Ülkenin bağımsızlığının yüzüncü yıldönümü kutlamaları (1910), birçok belgeselin yapımını sağladı ve yeni sinema salonlarının açılmasını hızlandırdı.

1860’larda başlatmış olduğu reformları tamamlayamadan ölen cumhurbaşkanı Juarez’in yerine geçen Porfirio Diaz’ın oligarşiye ve kiliseye dayanarak kurduğu ve 34 yıl ayakta kalan diktatörlük, 1911’de Meksika Devrimi ile yıkıldı. 1910 yılında Diaz yönetimine baş kaldıran Francisco Madero, eski bir çete reisi olan Pancho Villa’nın da desteğiyle 1911’de iktidarı ele geçirdi. Madero, Juarez’in yarım kalan reformlarını sürdümeyi amaçlıyordu ama, Diaz’a karşı silahlı mücadele yürütmüş olan kırsal kesimli devrimci Emiliano Zapata, yeni yönetimi toprak reformlarını savsaklamakla suçladı ve ülkenin büyük bir kısmında“İndios”ları ayaklandırarak toprakları paylaştırmaya başladı.

Büyük toprak sahiplerinin de desteğiyle Madero, General Huerta’nın düzenlediği bir suikasta kurban gitti. Generallerle çetelerin savaşlarıyla kargaşa ortamına sürüklenen ülke, ancak Zapata’nın da tuzağa düşürülüp öldürülmesinden sonra, Obregon’un 1920 yılında cumhurbaşkanı olması üzerine yeniden dengeye kavuştu.

Devrim yıllarında belgesel yapımında büyük bir artış gözlendi.Çarpışmaları sıcağı sıcağına belgeleyen filmler seyirciden büyük ilgi gördü. Ancak, çarpışmaların uzaması, bu arada savaşın yol açtığı işsizliğin ve yoksulluğun yayılması, bu filmlere olan ilgiyi giderek azalttı. Seyircinin ilgisi kurmacaya yöneldi. Ancak, komşu ABD’de  bir endüstriye dönüşmüş olan ve  Meksikalıları kaba saba ve yasa dışı işler yapan kişiler olarak gösteren Hollywood sinemasına ciddi bir tepki oluştu ve İtalya’dan getirilen melodramlar furyası başladı. Bunun üzerine yapımcılar da kurmacaya yöneldiler ve ilk yapımlarda anne sevgisi ve altın yürekli fahişe gibi temalar, melodram kalıpları içinde işlendi. 1916’da ilk kurmaca Meksika filmi “1810 o Los Liberadores de Mexico” çekildi.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması Avrupa filmlerinin ithalini olanaksız kılınca Meksika seyircisi Amerikan sinemasını kabullenmek zorunda kaldı. 1919’dan itibaren, Meksika Hollywood sinemasının en iyi müşterileri arasında yer almaya başladı. Amerikalı yapımcıların Hollywood’da Latin Amerika  pazarı için İspanyolca filmler üretmeye başlamasıyla, sesli sinema, Meksika’da ilk çıktığı yıllardan itibaren büyük bir yaygınlık kazandı. Ulusal sinemanın tohumları ise, on yıl kadar sonra, Meksika’ya  film çevirmeye gelecek iki yabancı yönetmen tarafından atılacaktı: Ayzenştayn ve Zinnemann.

1928’de Sovyet hükûmetinin özel izni ile, hem yurt dışında Sovyet Sinemasını tanıtmak, hem de yeni gelişmekte olan sesli film tekniğini öğrenmek için önce Avrupa’ya oradan da ABD’ye  gitmiş olan Ayzenştayn, Amerikan sermayesiyle, Mesika tarihini ve folklorunu ele alacak bir film çekmek için 1930 sonlarında Hollywood’dan Meksika’ya geldi. Ancak burada yaptığı çekimleri tamamlamak olanağını bulamadı. Bu çekimler, kendi de film olabilecek karmaşık bir serüvenden sonra 1970 sonlarında Sovyetlere getirildi. Yakın arkadaşı ve asistanı Grigori Aleksandrov,  bu malzemeden yola çıkarak çoktan ölmüş olan yönetmenin filmini kurguladı. Burada altının çizilmesi gereken en önemli husus, Azenştayn’ın görüntü yönetmeni Edouard Tissé’nin de katkısıyla, Meksika duvar resimlerinden, gravürlerden ve Meksika folklorundan esinlenerek yapmış olduğu çekimlerin estetiğinin, genç Meksikalı yönetmenler için yol gösterici oluşudur. Bu nedenle kimi tarihçiler Ayzenştayn’ı Meksika sinemasının kurucusu sayarlar.

Fred Zinnamann’ın Milli Eğitim Bakanlığı adına Emilio Gomez Muriel ile birlikte yönettiği ve Vera Cruz’daki balıkçıların nasıl sömürüldüklerini ve bu sömürüye nasıl direndiklerini vurgulayan “Redes (İsyancılar,1934)”, ise toplumcu bir bakış açısının ilk örneğiydi.

Ülkenin temel sorunlarına tarihsel bir bakış açısından eğilen bu iki film de, Meksika sineması üzerinde özellikle biçimsel açıdan çok etkili olacaktır. Bu etkiye, savaş sonrasında bu ülkeye yerleşerek, burada Avrupalıların ancak yıllar sonra keşfedecekleri çoğu başyapıt düzeyinde 21 film çeviren Luis Buñuel’in etkisini eklemek gerekir.

İkinci Dünya Savaşı ertesi Meksika sinemasının en parlak dönemi oldu. 1939 yılında alınan bir kararla her sinema salonunda ayda en az bir yerli film göstermek zorunluluğu getirildi.

Bir yılda üretilen film sayısı kısa sürede 100’ün üstüne çıktı.

Bu dönemin en önemli yönetmeni, adı yıllarca Meksika sineması ile özdeşleşecek olan Emilio Fernandez’dir. Emilio Fernandez (1904-1986) Meksikalı bir baba ile İndios bir anadan dünyaya geldiği için “El İndio” sanıyla anılır. Devrim yıllarında Huerta’nın saflarında çarpışan, yakalanıp 20 yıl hapis cazasına çarptırılınca ABD’ye kaçan Fernandez, ülkesine 10 yıl sonra döner. 1941’da yönetmen olarak başladığı sinema serüveninde, askerlerin desteklediği büyük toprak ağalarının egemen olduğu feodal çevreyi konu edinecektir. Kırsal kesim insanlarının çilesini, devrim yıllarının toplumsal yansımalarını, geleneklerle çağcıllığın çatışmasını, aşkın ve ölümün yönlendirdiği tutkulu öykülerde ele alacak, filmleri görüntü yönetmeni Gabriel Figueroa’nın da katkısıyla, hareketsiz bir alıcının yansıttığı siyah beyaz Meksika görünümleri ve plastik düzenlemelerinin kusursuzluğuyla dikkati çekecektir. “Enamorada (1945)”, “Rio Escondido (1948)”, “Maclovia (1948)”, “La Malquerida (1950)” ve “La Red (1953)” Buñuel öncesi Meksika sinemasının önemli örneklerini oluşturur ve yaşamının sonuna kadar film çekmeye ve oyunculuğa devam edecek olan yönetmenin en başarılı dönemini noktalar.

İspanya iç savaşı sırasında Fransa’ya geçen Luis Buñuel, Federico Garcia Lorca’nın “Bernarda Alba’nın Evi” oyununu sinemaya uyarlamak için 1946’da Meksika’ya gelir. Proje hiç bir zaman gerçekleşmez ama, Buñuel, dilini konuştuğu, üstelik de kendi gibi İspanya’dan sürgüne gelmiş birçok yurttaşını buduğu bu ülkede kalmaya karar vererk ailesini de getirtir ve arada birkaç film çevirmek için Fransa’ya gitse de, ömrünün sonuna kadar yaşamını, vatandaşlığını da aldığı Meksika’da sürüdürür.

Yönetmen Meksika’da, aralarında Los Olvidadaos (The Young and the Damned) (1950), 

El (This Strange Passion) (1953), Ensayo de un crimen (The Criminal Life of Archibaldo de la Cruz) (1955), Nazarín (1958), La Joven (The Young One) (1960), Viridiana (1961), El ángel exterminador (The Exterminating Angel) (1962) gibi pek çok başyapıtının da bulunduğu 21 film çevirir.

İspanya İç Savaşı sırasında ailesiyle beraber Meksika’ya göç eden Luis Alcoriza (1920-1992)

Yurttaşı Bunuel’inkiler de dahil pek çok filmin senaryosunu yazdıktan sonra 1961’de yönetmenliğe başlar. Ayzenştayn ve Strand’ın biçimciliğinin, Bunuel’in gerçekçiliğinin, Meksika duvar resimlerinin ve 19. yüzyıl Latin Amerika edebiyatının etkilerini taşıyan filmleri, Meksika’yı ve Meksika insanını, Fernandez’in filmlerindeki aşırılıklardan kaçınan bir anlayışla beyaz perdeye getirir.

Bunuel sonrası Meksika sinemasının göreceli durgunluğuna karşın, bağımsız sinemacılar önemli bireysel çıkışlar yaparlar. 1970’de iktidara gelen Cumhurbaşkanı Luis Echeverria, kitle iletişim alanında yeni düzenlemelere giderken, sinemanın da desteklenmesini öngörür  ve kardeşi eski oyuncu Rodolfo Echeverria’yı “Sinema Bankası”nın yöneticiliğine getirir.. Devlet, sinema zincirleri ve stüdyolar satın alır, yapımevleri kurar, “Meksika Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi” yeniden düzenlenir, 1974’de “Sinematek” kurulur ve bir sinema okulu açılır. 1976’ da çekilen filmlerin 3te2si devlet  tarafından üretilir.

Bu dönemin önemli yönetmenleri: Felipe Cazals, Jaime Humberto Hermosillo ve Arturo Ripstein’dır.

Felipe Cazals (d.1937), Fransa’da sinema öğrenimi gördükten ve kısa filmler çektikten sonra, bireysel bir anlatım örneği ile 1968’de yönetmenliğe başladı. Grotesk öğeler içeren farslardan üstünyapımlara pekçok türde film çekmeye devem ediyor.

Sinema öğrenimi gören Jaime Humberto Hermosillo (d.1942), kısa filmler çektikten sonra, 1971’deki ilk kurmaca filminden  başlayarak, aile, cinsellik, ahlak sorunları gibi konulara öncelik tanıdı. Meksika burjuvazisinin ikiyüzlülüğünü vurgulayarak, eşcinsellik gibi tabu konulara değinen Hermosillo, eşcinsel oğlundan torun sahibi olmak isteyen bir annenin, oğluna erkek sevgilisi ve nişanlısı ile üçlü bir yaşam kabul ettirmesini konu edinen “Donna Herlinda y Su Hijo (1985)” ile ülkesinin dışında da ünlendi   Eşcinselliği, rontgenciliği ve bastırılmış cinselliği konu edinen filmleriyle sık sık Pedro Almodovar ile karşılaştırılan Hermosillo, Meksika sinemasının en az gelişmiş türü olan güldürü alanının en önemli yönetmenidir.

Arturo Ripstein (d.1945), babası yapımcı olduğu için küçük yaşta sinema ile ilgilendi.”El Angel Exterminator”da Bunuel’in yardımcılığını yaptıktan sonra, genç yaşta ilk kurmaca filmi “Tiempo de Morir”(1965) i çekti. Senaryosunu Marquez ve Fuentes’in yazdığı bu aykırı Western’den sonraki çalışmalarında Ripstein, ülkesinin geçmişini ve bugününü inceleyerek, edebiyattan, müzikten, destanlardan ve efsanelerden yararlanan yeryer şiirsel, öznel bir anlatım yarattı. Toplumun yoz etkilerinden korumak için, aile bireylerini 18 yıl süreyle eve kapatan bir erkeğin öyküsünü, Bunuel için yazılmış bir senaryoyu çekerek anlattığı  “El Castilo de la Pureza”(1972) ile ünlenen Ripstein, 1985’de en önemli çalışmalarından birini çekti: “El İmpero de la Fortuna”. Horoz dövüştüren bir eli sakat bir kasabalının, horozu sayesinde zengin olmasını ve parasını kumarda yemesini konu edinen film, Meksika’nın yoksul ve umutsuz insanlarını perdeye getirdi.

”Profundo Carmesi (1997)” ise ağzı kokan şişko bir hemşire ile yaşlanmaya yüz tutmuş jigolo sevgilisinin işledikleri seri cinayetleri konu edinirken şiddeti geriye iterek, bu iki kişi arasındaki tutkuyu öne çıkardı.

Uzunlu kısalı 50’den fazla film yazıp yönetmiş olan Ripstein, eski kuşak yönetmenler arasında film çekmeye devam eden tek kişidir. Yaşamının sonuna kadar yakın arkadaşı kalacağı Bunuel’den, “kusursuz” olduğu için pek bir şey öğrenemediğni söylemiş olsa da, “çılgın aşk” ve “kapalı mekân korkusu” gibi temalarından, koyu melodram olarak kotardığı filmlerinde bile öne çıkan kara mizah duygusuna kadar filmlerinde ustasının pek çok etkisi sezilebilir. 1977’de kendisine verilen “Mexico Ulusal Sanat Ödülü”nü, Bunuel’den sonra sinema dalında almış olan ilk sanatçıdır.

Kuklacı, mim, sirk palyaçosu  ve yazar Alejandro Jodorowsky (d.1922), 1960 sonlarında Paris ve Mexico’da avangard oyunlar yönetip “Fabulas Panicas” adlı bir çizgi dizisi yarattı. 1967’de çektiği sürrealist aşk öyküsü “Fando y Lis”den  günümüze dek, Santa Sangre” (1989),“Tusk” (1980),” La Montaña Sagrada” (1973), “El Topo”(1970), gibi az sayıda ama her biri kült film sayılabilecek, sürrealist ve çılgın filmler yönetmeye devam ediyor. Özellikle, başta Hitchcock olmak üzere korku ve gerilim sinemasına, bir sinefil gözüyle çok zeki göndermeler içeren, oğluyla beraber yanında pantomim çalışmış olduğu ve birçok gösterisini beraberce yazıp sahnelemiş olduğu ustası Marcel Marceau’ya bir saygı duruşu niteliğindeki   “ kitsch” başyapıtı “Santa Sangre”, bol kanlı bir “Grand Guignol” öyküsünden hem kurumsal olarak din ve batıl inançlara sert ve alaycı bir eleştiri içeren, hem kara mizah yüklü, hem şiirsel, hem  de romantik bir filmin nasıl bir türler karmaşasına düşmeden yapılabileceği üzerine bir sinema dersi. Jodorowsky’yi, bu filmin Türkiye’deki ilk gösterimi için geçen kış

!f istanbul  festivalinin davetlisi olarak geldiği şehrimizde, son derece keyifli bir konferans/söyleşide sahsen tanışmıştık

Yirmi yıldan beri yazar-yapımcı-oyuncu-yönetmen olarak tiyatro ve sinemada ünlenmiş olan Alfonso Arau   (d.1932), başrolünü de üstlendiği ilk filmini 1969’da yönetti. Gerek Meksika , gerek ABD kökenli filmlerde oyuncu olarak da görünen, ve Meksika Oscar’ları olarak kabul edilen Ariel  ödüllerini 6 kez kazanmış olan Arau, 1992 de eski eşi Laura Esquivel’ in romanından uyarladığı Como agua para chocolate (Like Water for Chocolate)” ile uluslararası yapımcıların dikkatini çekti. Hem kendi ülkesinde, hem de Amerika’da film çekmeye devam eden Arau’nun en son ve de en dikkate değer çalışması, Orson Welles‘in yapımcılar tarafından kuşa çevrilen, ve kesilen bölümleri halen kayıp olan lânetli filmi “The Magnificent Ambersons”un Welles’in Booth Tarkington’un romanından uyarladığı senaryosuna sadık kalarak çektiği bir mini TV dizisidir(2002).

Film üretiminin büyük ölçüde devletleştirilmesinin olumlu sonuç vermemesi yeni önlemleri gündeme getirdi. Resmi üretim hızla küçüldü. Buna karşılık bağımsız üretimde büyük bir artış gözlendi. Sanat düzeyi daha yüksek filmler çevrilmesini desteklemek amacıyla “Meksika Sinema Enstitüsü (IMCINE)” kuruldu. Çoğu sinema öğrenimi görmüş olan, Dana Rothberg (d.1960), Nicolas Echevarria (d.1947), Luis Carros Carrera (d.1962) yeni bir yönetmenler kuşağı ise sinemaya yeni bir soluk getirdi.

ABD sinemasındaki esin kaynaklarının gittikçe kuruması yıllar önce kuzeyden güneye akan sinemasal göçü tersine çevirdi. Sadece eskilerden Ripstein ve Arau değil, Alfonso Cuarón (d.1961), Guillermo Del Toro (d.1964) ve Alejandro Gonzales İnnaritu (d.1963) gibi genç yetenekler de, ilk veya ikinci filmlerini çektikten sonra Hollywood’a transfer olarak hem ABD’de hem kendi ülkelerinde parlak bir sinema karyerine devam etmektedirler

1961 Mexico City doğumlu Alfonso Cuarón, felsefe ve sinema eğitimi almış ve ilk uzun metrajli filmi “Sólo con tu pareja”yı 1991’de çekmiştir. Bir hemşire ile ilişkiye girdikten sonra AİDS kaptığını sanan çapkın bir işadamının başına gelenleri anlatan bu seks komedisi genç yönetmene Hollywood’un kapılarını açmış, ve Frances Hodgson Burnett’in klasik romanı A Little Princess”(1995), ABD’de yönettiği ilk film olmuştur. Peşinden yine bir edebiyat uyarlaması gelir: Charles Dickens’in “Great Expectations” romanının günümüzde geçen çok başarılı bir modern uyarlaması(1998). Mexico’ya döndüğünde, başkişileri cinselliğe takmış iki yeniyetme ile yirmili yaşlarının sonlarında çekici bir evli kadın olan kışkırtıcı bir yol filmi, Y tu mamá también”i çeker(2001). Açık seçik cinselliği ve kimi zaman kabalaşmaktan çekinmeyen gülmecesinin yanında, içerdiği toplumsal ve politik eleştiriler nedeniyle film, gerek eleştirmenler gerek izleyiciler tarafından çok tutulur ve büyük bir uluslararası başarı kazanır. Bu başarı onu tekrar ABD’ye götürecek ve orada yazarı J.K.Rowling’in “Tüm seride en çok beğendiğim film” dediği “Harry Potter and the Prisoner of Azkaban” ile çok ilginç bir bilimkurgu filmi “Children of Men”i yönetecektir.

1964’de doğan, katolik büyükannesi tarafından yetiştirilen ve Instituto de Ciencias’da eğitim gören Guillermo del Toro Gómez, ilk filmini 21 yaşındayken çekmiştir. Sinemayla sekiz yaşından beri ilgilenen yönetmen çizgi roman uyarlamalarından tarihsel fantastik ve korku filmlerine pek çok türde eser vermiştir.1998’de babasının Mexico’da kaçırılmasından sonra ABD ye taşınmıştır. Franco.döneminde geçen El espinazo del diablo” (The Devil’s Backbone) ve El laberinto del fauno” (Pan’s Labyrinth), en çok beğenilen yapıtlarıdır. “Kendimi bildim bileli canavarlara aşığım.Filmlerimde onları didik didik edip, nasıl çalıştıklarını, içlerinin nasıl göründüğünü, toplumsal hayatlarının nasıl olduğunu öğrenmeye çalışırım”,diyen Gomez’in düşlediği projeler arasında “Frankenstein”ın romana sadık bir Miltonien trajedi olarak uyarlanması var.

1963 de Mexico City’de doğan Alejandro González Iñárritu, en iyi yönetmen dalında Oscar adayı olan ilk Meksikalı’dır. Mexico City’nin karmaşık dünyasını anlatan 11 kısa film yapmak için başladığı çalışmalar giderek üç ana öyküye indirgenerek “Amores Perros” filmini oluşturmuştur. Iñárritu, bir trafik kazasının birbirine bağladığı çok karakterli ve çok öykülü filmini daha sonra benzer tarzda çektiği “21 gram” ve “Babel” ile ölüm üzerine bir üçleme haline getirmiştir. Ne yazıktır ki bu üç filmin başarısını 2010 yapımı “Biutiful”de sürdürememiştir. Javier Bardem’e aynı yıl Cannes’da hakedilmiş bir “en iyi erkek oyuncu” ödülü getiren bu ikibuçuk saatlik hantal melodram, ”ölüm üçlemesi”nin asıl başarısının Iñárritu’dan çok başka bir Meksikalıya, bu üç filmin de senaryosunu yazmış olan Guillermo Ariaga’ya ait olduğunu düşündürmektedir.

İlk kez kendi senaryosunu yazan Iñárritu’nun bitmez tükenmez filminin iticiliğine karşın Arriaga, kendi yazıp yönettiği çok ilginç ilk filmi “The Burning Plain” ile parlak bir çıkış yapmıştır.

Meksika sinemasıyla ilgili bir yazıyı Carlos Reygadas(d.1971) dan söz etmeden bitirmek olanaksız. İstanbul seyircisinin sadece festivallerden tanıdığı bu son derecede aykırı yönetmen sinema tutkusunu 1987’de Andrei Tarkovski’nin filmlerini izlerken farketmiş. Mexico’da hukuk okuyup Silâhlı Çatışmalar konusunda uzmanlaşan Reygadas, uzunca bir süre Birleşmiş Milletler’de çalıştıktan sonra ilk filmi Japón”u 2001’de yapmıştır. Hayvanlara gerçek işkence ve yaşlı bir kadınla açık seçik ilişki sahneleri içeren bu filminden sonra, çirkin ve yaşlı karakterlerin rol aldığı sansürsüz çekimleri ve filmin başındaki uzun oral seks sahnesiyle Cannes’da skandal yaratan “Batalla en el Cielo”yu çekmiştir(2004). Modern Meksika sinemasının en ilgi çekici isimlerinden biri kabul edilen bu genç yönetmenin Dreyer’in “Ordet”inden esinlenen ve gerek seyirciden gerek eleştirmenlerden tam not alan bol ödüllü 2007 yapımı filmi “Silent Light” geçtiğimiz yıl İstanbul Uluslararası Film Festivalinde gösterilmişti.