SİNEMA BLOG – İRAN SİNEMASI

SİNEMA BLOG – İRAN SİNEMASI

İRAN SİNEMASI – Erdoğan Mitrani

İslam devriminin sinemayı denetim altına alan yasaklamalarına rağmen, 1990’lı yılların başından başlayarak İran sinemasının önemli uluslararası sinema festivallerinde ödüller alması, batılı eleştirmenleri belki de onaylamadıkları bir sistemin ürünü olduğu için,

fazlasıyla şaşırtmıştı. Bu başarıyı şaşkınlıkla karşılayanlar, sanırım İran’ın mirasçısı olduğu Pers İmparatorluğunun 2500  yılı aşkın geçmişini, tektanrılı(Ahuramazda) öğretisini Hıristiyanlıktan en az 500 yıl önce yaymış olan Zerdüşt’e  kadar uzanan köklü felsefeyi unutuyorlar.

İran’da filme alınan ilk görüntüler, Kaçar şahı Muzafferuddin Şah’ın emriyle 1900 yılında film kamerasını İran’a getiren Mirza İbrahim Han Akkasbaşi’nin Şah ve saray halkını eğlendirmek için çektikleridir. Tahran’da ilk sinema salonu 1904’de açılmış, ancak siyasi ve toplumsal çalkantıların da sinemanın 1930’lara kadar gelişimi, etkisiyle son derece yavaş olmuştur.

1925’de Moskova Film Akademisinde eğitim görmüş olan genç bir İran’lı, Ovanes Ohanyan, ülkesine kesin dönüş yaparak bir sinema okulu açmaya karar verir. İran halkı sinemanın bir sanat dalına ve bir mesleğe dönüşeceğine inanmadığından, Parvareşghahe Artistiye Cinema adlı ve sedece iki eğitmeni olan okula ilk yılında sadece16 öğrenci kaydolur

Ohanyan’ın yönettiği sessiz Abi ve Rabi(1930) İran’ın ilk konulu uzun filmi, Abdülhüseyin Sepanta’nın 1933’de çektiği Lor Kızı ilk sesli filmidir. Tahran’da, çoğunlukla aktüalite filmlerinin gösterildiği, topu topu 15 sinema salonu vardır. Sinemacılar yerli üretim yerine

yabancı filmleri Farsça dublajlı olarak göstermeyi yeğlemektedir.

İkinci Dünya Savaşı sırasında yansız kalacağını ilân eden İran, müttefiklerin ülkedeki Alman teknikerlerin sınır dışı edilmesi isteğini yerine getiremeyince, 1940’da SSCB, İngiliz ve ABD birliklerince işgal edilir. Savaş sonrası sinema salonlarının Amerikan filmlerinin egemenliği altına girmesinin de etkisi ile, 1937-1947 arasında İran’da tek bir film bile çekilmez, ancak başta Amarika’dan olmak üzere ithal film akışı artarak devam eder.

Almanya’da sinema eğitimi almış olan İsmail Kuşan, 1947’de İran’a döndüğünde Tahran’da İran’ın ilk gerçek film şirketi Mitra Film’i kurar, ithal film furyasına direnerek yerli film üretimine yönelir ve parasal sorunlar yüzünden çok kısa ömürlü olan ilk şirketinden hemen sonra kurduğu Pars Film Stüdyo’da film çekimine devam eder.

1948’den 1970’lerin başına kadar uzanan dönem, konuları çoğunlukla Batı Sinemasının iş yapan filmlerinden uyarlanan komedilerin ve şarkılı/rakslı melodramların dönemidir. Ancak kimi genç yönetmenler toplumsal sorunlara değinen filmler çekmeyi dener, ilk kadın yönetmen Şahla’nın peşinden, genç yaşında bir trafik kazasında ölen kadın şair Faruk Ferruhzad,  Hane-i Siyahest/Kara Ev (1965)’de cüzzamlı bir hastanın ölümü bekleyişini anlatır.

Şahın eşi Farah Diba Pahlavi’nin öncülüğünde 1972’den itibaren Uluslar Arası Tarhan Film Festivali’nin düzenlenmesinin ardından ülke çapında film okullarında, film kulüplerinde ve kurmaca, belgesel, animasyon türü filmlerinde büyük bir artış gözlemlenirken, çok sayıda genç sinemacı da film çekmeye başlar. Mesud Kimyai’nin batılılaşma ile yerel kültür arasındaki çelişkilerine ve Amerikan yaşam biçiminin İran’daki olumsuz etkilerine başarılı bir biçimde değindiği Keyser (1969) ile Dariyuş Mehrcui (d.1939)’nin aynı yıl çekilen Gav/İnek filmileri İran Yeni Dalgası’nı başlatırlar.

Amerika’da sinema öğrenimi gören Mehrcui’nin tek varlığı olan ineğini yitiren bir köylünün zihinsel bunalımını ve yitirdiği hayvanla özdeşleşmesini anlatan filmi Gav/İnek, Venedik Film Festivali’nde Eleştirmenler Ödülünü kazanır. Ancak ödül kazandıktan sonra İran’da gösterim izni alabilen İnek, İran’lı sinemacıların Şah döneminde başlayıp devrim sonrasından günümüze kadar süregelen, rejimin sansürü ile bitmeyen savaşımının ilk örneğidir. Gösterilmesine çevrilmesinden ancak altı yıl sonra izin verilen Hanım(1992), 1999 yılında Berlin Film Festivali’nde Don Kişot Ödülü’nü kazanır.

Mehrcui ,Behram Beyzai gibi, hem Şah hem İslam Devrimi sırasında film yapan, hem de Ahmedinejad döneminde çalışmaya devam etmekte olan az sayıda yönetmenden biridir.

İran’ın en ünlü iki şairinden birinin oğlu, diğerinin de torunu olan Behram Beyzai(d.1938) kısa filmler çektikten sonra yönettiği ilk kurmaca filmi Regbār/Sağnak(1971 da) çalıştığı ortamla iletişim kuramayan bir öğretmen portresi çizer. Simgesel anlatımını geliştirdiği, Japon ustalardan etkiler taşıyan Garibi ve Meh/Yabancı ve Sis(1974)’in ardından çektiği Kalaāg/Karga(1977)’da küçük burjuvazinin bilinçaltına yönelir. Beyzai, belki anlatımının çok yönlü ve karmaşık oluşu, belki de önemli filmlerinin gösterime giremeyişi yüzünden (Şarike-i Tārā/Tara’nın Raksı,1979 ve Marg-ı Yazgerd/ Yazgerdin ölümü,1982, devrim sonrası İslami kanunlara aykırı oldukları gerekçesiyle 30 yıldır yasaklı) batı dünyasınca sadece Shāyad Vaghti digar/Belki Başka Zaman(1988), Başu, garibeye kuçak/Küçük Gariban Başu(1990) ve Mosāferan/Misafirler(1992)’le göreceli olarak az tanınır.

Bir yandan solcu bir yandan sağcı muhalefetin yıprattığı Şah Rıza Pehlevi ülkeyi terk etmek zorunda kalınca, sürgünde yaşadığı Paris’ten İran’a dönen İmam Humeyni’nin önderliğinde 1978’de İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulması ülkede sinemanın bir kez daha uzunca bir süre duraklamasına yol açar. İslamcı mollaların çok sayıda sinemayı, Batı’nın emperyalist simgeleri oldukları ve halkın ahlakını bozdukları gerekçesiyle yakıp yıkması üzerine, İslami ve anti-emperyalist bir sinema anlayışının öncülüğünü şahsen İmam Humeyni üstlenir. Bir yandan yeni milli kültür varlığını teşvik edecek genç sinemacılara az görülmüş hibeler verilirken, bir yandan da 1983’te kurulan Farabi kurumu sinemayı denetime alır. Kadın oyuncuların filmde görülmesi başlangıçta yasaklanır; 1987’de, giysilerinin bedenin hatlarını gizlemesi, başlarının uyurken bile örtülü olması ve erkek oyuncu ile kadın oyuncu gerçek yaşamlarında evli değillerse ellerinin bile  birbirine değmemesi şartıyla serbest bırakılır. Cinselliğin yanı sıra, şiddete yer verilmesi de yasaklanır. Bir filmin gösterime girebilmesi için beş aşamalı bir sansürden geçmesi gerekir. Kurum hem Amerikan filmlerinin hem de  ticari nitelikli yabancı filmlerin satın alımını yasaklar. Ancak Kursowa, Tarkovski, Bresson, Taviani Kardeşler gibi yaratıcı yönetmenlerin filmleri yasak listesine girmez. Böylece hem teşvik hem de sansürün, üstelik çoğu zaman aynı kurum tarafından uygulandığı, Kafkaesk bir git-gel başlar.

İran-Irak savaşının sona ermesinden sonra başlayan toparlanma ve uluslararası festivallerde boy gösterme döneminde İran sinemasında özellikle iki karşıt figür belirleyici olacaktır:

“Şah Gerillası karşıtı” oluşumun üyesi Muhsin Makmalbaf (d.1952) sinemayı öncelikle bir propaganda aracı olarak keşfeder. Baykot/Boykot (1985), Bisikleran/Bisikletçi(1987) ve Arusi-ye Huban/SeçilmişlerinDüğünü (1989) gibi erken dönem işlerinin vahşi, kızgın ve takıntılı anlatımı kısa sürede daha serinkanlı hale gelir ve sinemaya bir saygı ve sevgi duruşu olan ünlü üçlemesini çeker: Nassereddin Şah, Actor-e Cinema/Bir Zamanlar Sinema(1992)Honarpişeh/Aktör(1993) ve Salaam Cinema (1995).

Bireyin toplumsal ve siyasi sorunlar karşısındaki tepkilerini öne alan gerçekçi döneminde rejimin eleştirisini yapan Makmalbaf  bir yandan halk kahramanı payesine yükseltilirken bir yandan da sansürlenen bir muhalif haline gelir.

1996’da Gabbeh ve Nun va Goldoon filmlerinin çekiminin peşinden özgün metodlarla eğitim vereceği bir sinema okulu açmaya karar verir. Yetkili makamlardan izin alamayınca, 8 öğrencisinden biri arkadaşı, biri eşi, üçü de çocukları olan okulu kendi evinde açar. 1996’dan 2004’e kadar devam eden eğitim sürecinin bilançosu olağanüstüdür: Baba Makmalbaf, eğitmenliğinin yanısıra, Sukut (1998) ve başyapıtı Safar e Gandahar/ Kandahar’(2001)ı çeker; eşi Marzieh Meşkini Makmalbaf(d.1969), yönetmen yardımcılığından halen devam etmekte olan yazar ve yönetmenliğe, senaryosu kocasına ait olan bol ödüllü Ruzi ke san Şodam/Kadın Olduğum Gün(2000) ile geçer; oğlu Meysam Makmalbaf(d.1981) kurgucu, yapımcı ve görüntü yönetmeni olarak başladığı  sinemaya belgesel yönetmenliğini de katar; büyük kızı Samira Makmalbaf(d.1980), senaryolarını babasıyla beraber oluşturduğu 4 filmle (Sib/ Elma,1998-Tahte Siyah/ Karatahta,2000-Panj é Asr/Akşamüstü Saat 5’de,2003- Asbe-du pa/ İki Bacaklı At,2008) yaşayan en önemli 40 yönetmen arasına girer; okuldan 16 yaşında mezun olan Hana Makhmalbaf(d.1988), 15 yaşında iken ablasının Panj é Asr filminin  belgeselini çeker (Lezate Divanegi,2003), senaryosu annesine ait olan olağanüstü ilk filmi Buda as sharm foru rikht/ Utanç (2007) ile Berlin’de Kristal Ayı dahil pek çok ödül alır. Makmalbaf, 2005’de, Ahmedinejad’ın  seçilmesinden kısa bir süre sonra İran’ı terkeder ve halen yaşamakta olduğu ve film çekmeye devam ettiği Paris’e yerleşir.

Güzel sanatlar öğreniminden sonra grafiker olarak çalışan, kısa filmlerinin peşinden çektiği ilk kurmaca filmi Mosafir/ Misafir(1974)’den başlayarak, çoğunlukla çocukların ve gençlerin yaşamına eğilen filmleriyle ünlenen Abbas Kiarostami(d.1940), batı ülkelerinde İslam devriminden sonra tanınmasına karşın, devrim öncesinde uzunlu kısalı 12 film çekmiştir. Devrim sonrası, meslekdaşları batıya kaçarken İran’da kalan az sayıda yönetmenden biridir: ”Bir ağaç kökleriyle sökülüp başka bir yere dikilirse, yaşamaya devam eder ama artık meyva veremez. Verse de o meyveler ağacın ilk yerindeyken verdikleri kadar lezzetli olmaz. Bu bir doğa kanunudur. Ülkemi terketmiş olsaydım aynen o ağaç gibi olurdum”

Kiarostami, batılı sinema çevrelerinde ilk kez, Tahran’ın kuzeyindeki Manjil-Rudba bölgesinde 1991’de elli bin kişinin ölümüne yol açan depreme göndermeler yaptığı için “deprem üçlemesi” olarak adlandırılan filmleriyle tanınır.

Üçlemenin ilk filmi Hane-yi Dost Kocast? /Arkadaşmın Evi Nerede? (1987), sıra arkadaşının defterini yanlışlıkla aldığını fark eden sekiz yaşındaki Ahmet’in, büyüklerin telaşını ilgisizlikle karşılamalarına karşın, defteri vermek için bütün bir öğleden sonra arkadaşının evini aramasını konu edinir.

Zendegi ve Digar Hiç/Ve Yaşam Sürüyor (1990), bir baba-oğulun depremin ardından Arkadaşımın Evi Nerede’nin çocuk oyuncularını aramalarını izlerken depremin yol açtığı büyük yıkıma karşın, sağ kalanların yaşama sarılma coşkusunu anlatır.

Düş kurmanın yaşamın en önemli öğelerinden biri olarak öne çıktığı ve yaşama içgüdüsünün ölümden çok daha güçlü olduğunun vurgulandığı üçlemenin üçüncü halkası Zir-i Dirahtan-i Zeytun/Zeytinliklerin Altında(1994) filminde Ve Yaşam Sürüyor’un çekimleri sırasında geçen bir olay aktarılır.

Ülkenin geleneksel seyirliği Taziye‘nin de benzer öğelere yer verdiğini düşünen yönetmen, zaman zaman perdede çekim ekibinden kişileri de göstererek Brecht‘in yabancılaştırma kavramına gönderme yapar.

Nemay-i Nazdik/Yakın Plan (1990) ünlü yönetmen Muhsin Makmalbaf olduğunu iddia ederek, çekmek istediği film için para sızdıran gerçek bir dolandırıcının, Makmalbaf’la görüşmesini ve duruşmasını Cinema Vérité anlayışı ile, belgesel ve yeniden canlandırmayı kaynaştırarak anlatır.

Cannes Film Festivali’nde İran sinemasına ilk kez Altın Palmiye kazandıran yalın ve hüzünlü Taam-ı Guilass/ Kirazın Tadı(1997) intihar etmeye karar veren ve kendisine yardım edecek birini arayan orta yaşlı, varlıklı bir erkeğin öyküsünü anlatır. Bütün gece yardımcı aradıktan sonra aradığını bulur. Ama kendisine yardım sözü veren adamın “kirazın tadını özlemeyecek misin?”sorusu, yaşamın anlamı üzerinde tekrar düşünmesini sağlar.

Kiarostami, batılıların “deprem üçlemesi” yorumuna katılmadığını, olsa olsa,yaşamın değerini konu edindikleri için, son iki filmin Kirazın Tadı ile bir üçleme oluşturabileceğini söylemiştir.
Batı dünyasında en ünlü İran’lı yönetmen olan Kiarostami, filmlerinin çoğunun İran’da gösterimine izin verilmeyişi ile kendi ülkesinde az tanınır. “Yetkililer benim filmlerimi hiç anlamıyorlar. Ama biri anlar ve filmlerimde kendilerini eleştiren bir taraf bulur korkusuyla yasaklıyorlar.”

1999’da Kiarostami, Uluslararası Venedik Film Festivalinde Bad ma ra kahad bord / Rüzgâr bizi Götürecek’le Jüri Büyük Ödülü’nü alır. Film, yönetmenin simgesi haline gelmiş olan toprak rengi uzun planlarla görüntülenen ücra bir Kürt köyünde bir süre kalmak zorunda kalan bir şehirlinin gözünden kentsel ve kırsal karşıtlıklara odaklanır. Çok çabuk yürüyen, çok fazla soru soran, Tahran’la görüşebilmek için cep telefonunun çektiği tepeye Jeep’le defalarca gidip gelen adam, giderek bu zamanda kaybolmuş dünyanın insanlarının yalın ve yapmacıksız değer yargılarına ve köyün dingin yaşamına saygı duymayı öğrenecektir.

Her filminde yeni sinemasal deneyler peşinde koşan KiarostamiOn(2002)’da, Tahran sokaklarında bir kadının arabasına aldığı, aralarında huysuz oğlu, kızkardeşi, otostop yapan bir fahişe ve kocasının terkettiği bir gelin de olan on ayrı kişi ile sohbetleri aracılığıyla İran’ın sosyo-politik bir panoramasını çizer. Otomobile monte edilmiş bir kamerayla çekilen bu filmin ardından yönetmen, objektifini İran’ın kadın oyunculararına çevirir. Tamamı Hüsrev ile Şirin filmini izleyen kadınların yakın plan çekimlerinden oluşan Şirin(2008), ülkesinin 100 kadın oyuncusuna da bir saygı duruşudur.

Kiarostami, 2010 Cannes Film Festivali’nde Juliette Binoche’a En İyi Kadın Oyuncu, Valladolid Uluslararası Film  Festivali’nde yönetmenine En İyi Film ödülleri getirmiş olan son filmi  Roonevesht barabar asl ast /Aslı Gibidir’de “kopyanın aslından daha iyi olabileceği” teması üzerine çeşitlemeleri, oyuncularının yakın planlarına odaklanan, ancak olayın geçtiği Toskana’nın olağanüstü güzelliklerini de göz ardı etmeyen bir yorumla ele alır.

Kiarostami, hiçbir zaman Makmalbaf gibi okul açıp sinema eğitimi vermeye yönelmemişse de, dingin anlatımı, uzun planları, kurmaca ile belgesel arasındaki ince çizgide gezinen öyküleri ve öykülerinin en ciddi bölümlerinde bile izleyiciye göz kırpan gizli mizahı ile İran Sinemasında bir “Abbas Kiarostami Ekolü” oluşturmuştur. Genç kuşağın önemli yönetmenlerinden Cafer Panahi ve Bahman Ghobadisinemaya ustanın asistanlığını yaparak başlamışlardır. Bir başka asistanı, yönetmen, görüntü yönetmeni ve yapımcı oğlu Bahman Kiyarostami, ilk belgeselini 1993’de 15 yaşındayken  çekmiştir.

Cafer Panahi(d.1960) senaryosunu Kiarostami’nin yazdığı ilk kurmaca filmi Badkonak-i Sefid/Beyaz Balon(1995)la Cannes Film Festivali’nde Altın Kamera ödülünü kazanır. Küçük bir kızın, yılbaşı tatili için dükkanların kapanmasına az bir süre kala, bir kırmızı balık alabilmek için Tahran çarşısında yaşadıklarını aktaran Beyaz Balon’dan sonra, bir başka küçük kızın, annesi onu okulundan almaya gelmeyince kendi başına evine dönmeye çalışmasının öyküsü Ayneh/Ayna(1997) gelir. Filmin başrolünde tüm kargaşası, gürültüsü ve trafik keşmekeşi Tahran’ın olduğu Ayna’yı, Venedik’te Altın Aslan alan, islamcı yönetimin kadına bakışının eleştirildiği Dayereh/Daire(2000) izler. Tahran sokaklarında geçen ve bir pizza dağıtımcısının sosyal adaletsizlikler, yolsuzluklar ve çürümüşlüğün etkisiyle suç işlemeye yöneldiği Talaye Sorgh/Kızıl Altın(2003), Cannes’da Un certain Regard  jüri ödülünü alır ama, fazla “ karanlık” bulunduğu için İran’da yasaklanır. 2006 Dünya kupasında İran-Bahreyn karşılaşmasını izlemek için, kadınların stadyumlara girme yasağını erkek çocuk gibi giyinerek delmeye çalışan kızların, aynı yöntemle maça gitmeye çalışmış olan Panahi’nin kendi kızının da yaşamış olduğu acı-tatlı olayları anlattığı kara komedisi Offside(2006), Berlin’de kazandığı Jüri Büyük Ödülü’ne karşın ülkesinde gösterim izni alamaz.

Panahi, 2010’da “ulusal güvenliğe karşı suç işlediği ve İslam Cumhuriyeti karşıtı propaganda yaptığı” için 6 yıl hapse mahkûm edilir, film yapma ve çekmesi, senaryo yazması, İran’lı veya Uluslararası medya ile söyleşi yapması ve yurt dışına çıkması 20 yıl boyunca yasaklanır.

Bahman Ghobadi (d.1968), Kürtlerin çoğunlukta olduğu, Irak sınırına yakın bir bölgede yaşayan beş küçük kardeşin, dondurucu soğuğa karşı koyabilmeleri için katırlarının suyuna içki katarak  hastalıklı kardeşlerini kente götürme çabalarını anlattığı ilk kurmaca filmi Zamani Beraye Mesti Esbha /Sarhoş Atlar Zamanı(2000) ile Cannes’da Eleştirmenler ve Altın Kamera ödüllerini alır. Gomgashtei dar Aragh/Irak’ta Terkedilmiş(2002)de Körfez Savaşının hemen sonrasında, iki yetişkin oğlu ile, İran yönetimi  sahneye çıkmasını yasakladığı için Irak’a geçen şarkıcı eşini arayan Mirza’nın yolculuğu anlatılır.

 Lakposhtha parvaz mikonand/ Kaplumbagalar da uçar(2004), Amerikan istilası öncesinde, Türk-Irak sınırındaki bir mülteci kampında, her an sakat kalamak veya parçalanmak tehlikesiyle, yakınlardaki silâh tüccarlarına satabilmek için kara mayınlarını zararsız hale getirerek yaşam savaşı veren çocukların öyküsüdür.

İran’da yaşayan yaşlı efsanevi Kürt şarkıcı Momo’nun, son konserini Irak’ta vermek için çıktığı yolculuğu anlattığı Niwemang/Yarım Ay(2006)dan sonra Ghobadi, İran’daki İndie-Rock gurupları üzerine, yasaklı oldukları için el kamerası ile gizlice 17 günde çektiği yarı belgesel docu-dramayı çeker: Kasi az gorbehaye irani khabar nadareh/Kimsenin İran kedilerinden Haberi Yok(2009).

İran’da çalışmasına izin verilmeyen Ghobadi, Türkiye’de çektiği, ve Monica Bellucci, Beren Saat ve Yılmaz Erdoğan’ın oynadığı Rhino’s Season’un post-prodüksyonunu yapıyor.

Aralık 2010’da Panahi gibi 6 yıl hapse mahkûm edilen Mohammad Rasulof(d.1973), gerçek mahkûmların kendilerini oynadığı yarı belgesel Gaguman/Alacakaranlık(2002)dan sonra, ikinci filmi Jazireh Ahani/Demir Ada(2005)daki, İran’ın dört bir yanından gelen ve  Basra Körfezi’nde terkedilmiş eski bir gemiyi işgal eden kalabalık bir  topluluğun yaşamını anlatır.

Arap dünyasının alegorisi olarak algılanan bu filmin ardından çekilen Baad-e-dabur(2008)

belgeseli, medya ve internet yasaklarına rağmen İran halkının dış dünyaya ulaşma çabalarını inceler. Simgesel anlatımın öne çıktığı Keştzar haye sepid / Beyaz Çayırlar(2009), Urmia tuz gölünün ıssız adalarında, ortaçağ koşullarında yaşayan topluluklarda insanların dertlerini dinleyip “göz yaşlarını” toplayarak acılarını da alıp götüren Rahman’ın öyküsüdür. Şartlı tahliye edildiğinde çektiği Be omid e didar/Good Bye(2011)da Rasulof, ülkeyi terketmek için vize peşinde koşan bir kadın avukatın, kendininki ile paralellikler taşıyan öyküsünü anlatır.

Gençlerin ve çocukların dünyasına yönelen, Reng-e Hoda/Cennetin Rengi(1999), Başeha-Ye Aseman/ Cennetin Çucukları(1997) ve  Baran(2001) gibi bol ödüllü filmlerin inançlı yazar-yönetmeni Majid Majidi(d.1959), İran yönetimi ile sorun yaşamamış az sayıda sinemacıdan biridir.

Aşgar Farhadi(d.1972),ilk fimi Raks dar ghobar/Tozda Dans(2003)da severek evlendiği eşinden annesi fahişe olduğu için, ailevi ve toplumsal sebepler yüzünden boşanmak zorunda kalan bir adamın yaşam savaşını anlatır. Şah-re ziba/Güzel Kent(2004)nin konusu, onaltı yaşındayken kız arkadaşını öldürdüğü için idama mahkûm edilen, artık onsekizine geldiği için infazı yaklaşan bir gencin kızkardeşi ve arkadaşının, genç adamı,ailenin affetmesi, kan parası, gibi şeriata uygun kurtarma çabalarıdır. Şaharşanbe-suri/Çarşamba Havaifişekleri (2006), sorunlu bir evliliğin ve evlilik dışı bir ilişkinin olduğu kadar, erkeklerin ve kadınların dünyasını inceler. Farhadi’nin üçüncü filmi Darbareye Elly/ Elly Hakkında(2009), ailenin özüne inerek bir yabancının varlığı ya da yokluğuyla, aile içi, kadın-erkek ilişkilerinin düzenlenmesinde ve giderek İran toplumunun işleyişinde neler ortaya çıkabileceğini araştırır.

2011’de yalnız İran’da değil, belki de bütün dünyada yapılmış en iyi filmlerden biri olan Jodaeiye Nader az Simin/Nadir ve Simin: Bir Ayrılık(2011) Berlin’de Farhadi’ye Altı Ayı, ve kadınlı erkekli, bütün oyuncularına en iyi oyuncu ödüllerini kazandırmıştır.

Bu yazıyı, İran’da doğup, devrim sonrası ülkeyi terkeden, ama hâla büyük bir aşkla sevdikleri İran’la ilgili filmler yapan bir avuç genç yönetmene değinmeden bitirmek istemem:

Rafi Pitts(d.1967), ilk filmi Fasl-e panjom/Beşinci Mevsim(1997)de sapa bir İran köyündeki güç savaşına odaklanır. Fransız eleştirmenler tarafından İran’ın 400 Darbe’si olarak övgüler alan Sanam(2000)’ın peşinden çektiği Zemestan/Kış(2006)da oluşturduğu etkileyici sinema dili, karısı, bir çatışmada polis tarafından kazara vurulan bir adamın çığırından çıkarak bir intikamcıya dönüşmesinin anlatıldığı militan Şekarçi/Avcı(2010)da daha da gelişir.

Çocuk romanları yazarı, grafiker ve çizgi-romancı Marjane Satrapi(d.1969), kendi çizgi-romanından 2007’de Vincent Paronnaud ile beraber uyarladığı ve yönettiği Persepolis adlı animasyonda, vaktinden önce gelişmiş bir çocuğun gözünden İran devriminin ilk yıllarında iktidarın köktendinci kanadının güçlenmesiyle özgürlük ümitlerinin giderek yok oluşunu, 14 yaşında yurt dışına gönderilen çocuğun büyüyüp genç kızlığa geçişinde ailesinden ve ülkesinden uzak kalamayarak İran’a dönüşünü, yerleşip evlenmesine ve her yönüyle İranlı olmasına karşın toplumun ikiyüzlülüğüne dayanamayarak İran’da yaşayamayacağını anlamasını ve  Paris’e göç etmesini, olağanüstü sevecenlikle ve mizah duygusunu hiç eksik etmeden  anlatır.

1971’de İran’da doğan, devrim sonrası ABD’ye göç eden ailesiyle geldiği NewYork’da annesiyle Farsça konuşarak büyüyen Tanaz Eşagian, ilk uzun metrajlı filmi Be Like Others için 25 yıl sonra 2008’de döndüğü, Ayetullah Humeyni’nin fetvası ile cinsiyet değiştirmenin yasal, eşcinselliğinse ölümle cezalandırıldığı İran’da, cezlandırılmaktan, dışlanmaktan ve taciz edilmekten korkan eşcinsellerin “düzgün bir yaşam” sürebilmek için, ülkenin kabul görmüş cinsiyet değiştirme kliniklerinde sıralar oluşturmalarını görüntüler.

ABD’de doğan Meryem Keşavarz, ilk kurmaca filmi Circumstance’da, rejimin boğucu kısıtlamalarından kaçarak, içkinin ve her türlü uyuşturucunun kolayca bulunduğu günümüz “underground” Tahran’ına sığınan iki lezbyen liselinin, kızlardan birinin dindar devrim muhafızı ağabeyinin kızkardeşinin arkadaşına aşık olması ile alt üst olan yaşamlarına eğilir.

Kadın eşcinsellerin İngiltere ve ABD’ye iltica taleplerinin “siyasi olmadığı” gerekçesi ile reddedilmesi,  Londra’da yaşayan iki İnsan Hakları eylemcisi, Ramin Gudarzi Nejad ve Mahşad Torkan’ın belgesellerinde de  konu edilir .  Ahmedinejad döneminin yasaklama siyasetinin de etkisiyle, bir zamanlar her festivalden bol ödülle dönen İran Sinemasının sesi soluğu son günlerde kesilmiş görünüyor.. Ama kim bilir? Belki de bu, yeni bir imge fırtınasından önceki sessizliktir.